Madem Cenâb-ı
Hak Hiçbir Şeye Muhtaç Değildir, O Hâlde
Kâinatı Niçin Yaratmıştır?
Allah'ı
bilmek ve gerçeği bulmak maksadiyle,
samimî düşünülse, bu alemleri
yaratan Zatın mahlûkatına hiçbir
cihetle muhtaç olmadığı kolayca
anlaşılır. Böyle asılsız ve vehmî
sorular, Allahı, Kur'ân-ı Kerîm'in
tarif ettiği gibi bilememekten,
sathî bakmaktan ve yanlış bir kıyas
ile O Vâcibü'l-Vücûd'un zâtını ve
sıfatlarını, mahlûkatınki ile
karıştırmaktan kaynaklanmaktadır.
Biz bu soruya önce bir misâlin
ışığında kısaca cevap verecek, daha
sonra açıklamaya geçeceğiz.
Güneşin aynalarda tecellisinde,
onları ışıklandırmasında, ışığıyla
onları feyizlendirmesinde, ne zâtı
için, ne de sıfatları hükmündeki
ısısı, ışığı, renkleri için bir
ihtiyaç düşünülemez. Yani, güneş
aynalarda tecelli etse de, etmese de
kemâli, güzelliği zâtında ne ise
odur. Âynalar olmasa onun kemâlinde
bir noksanlık olmayacağı, gibi,
âynaların olması da, onun cemâl ve
kemâlini artırmaz.
Güneşin ısı ve ışığını tecelli
ettirmesindeki bütün fayda ve
menfaat ancak aynalara aittir. Onlar
karanlıktan kurtulup, nura
kavuşmakta güneşe muhtaçtırlar.
Yoksa güneş için onların karanlıkta
kalmalarıyla, aydınlanmaları
arasında bir fark yoktur. Yani,
onların karanlıkta kalması, güneşin
kemâli için bir noksanlık olmadığı
gibi, aydınlanmaları da onun
kemâline bir fazlalık getirmez.
Aynalar akıl ve şuur sahibi olsalar,
onlar güneşi tanımakla, sevmekle ve
onu sena etmekle güneşin kemâline ne
katabilirler; onun hangi ihtiyacını
görebilirler? Yahut güneşe isyan ile
onun şânına ne noksanlık
getirebilirler. Meselâ, güneşin
bitkilere ve hayvanlara ışık
vermesinde kendisinin ne menfaati
olabilir? Vermemesinde onun için ne
noksanlık düşünülebilir? Elbette
zarar da, menfaat de onlara aittir.
Ganiyy-i Mutlak olan Cenâb-ı Hakk'ın
da bu kâinatı ve içindeki varlıkları
yaratması, hâşâ, ihtiyacından
değildir. Bunları yaratmakla O'nun
zât ve sıfatlarının kemâlinde bir
fazlalaşma olduğu düşünülemez;
yaratmasaydı da sonsuz kemâlinde
hiçbir noksanlık olmazdı. Evet,
mahlûkatın yaratılması ile ortaya
çıkan bütün kemâller, cemâller,
fayda ve güzellikler o mahluklara
aittir. Meselâ, hadsiz yıldızlarla
yaldızlanmış şu gök kubbenin
üzerimize çatılmasında ve yeryüzünün
rengârenk çiçeklerle bezetilip
ayağımızın altına serilmesindeki
bütün faydalar bizlere aittir.
Hak Teâlâ, ne mevcudatın yokluktan
varlığa çıkmalarına, ne meleklerin
medh ü senasına, ne de insanların
ibâdet ve itaatlerine muhtaç
değildir. Bunlar olsun veya olmasın.
O, zâtında hamd ü senaya lâyık, eşi,
misâli, dengi olmayan bir Mâbud-u
Mutlak'tır.
Şimdi cevabımızın tafsilâtına
geçelim:
Hemen ifade edelim ki, sorunun
başında Cenâb-ı Hakk'm hiçbir şeye
muhtaç olmadığı kabul edilirken,
daha sonra "O halde kâinatı niçin
yarattı?" denilmekle Allaha bir
ihtiyaç izafe edilmektedir. Bu
sebeple biz önce Cenâb-ı Hakk'ın
hiçbir şeye muhtaç olmayıp,
herşeyden müstağni olduğunu izah
edecek, daha sonra bu kâinatın
yaratılış hikmetleri üzerinde kısaca
duracağız.
Allah, hem zâtı, hem de sıfatları
ile herşeyden müstağnidir; hiçbir
şeye muhtaç değildir. Mahlûkatı
yaratmasıyla O'nun azamet ve
kibriyâsında bir fazlalık
olmamıştır; yaratmasaydı da izzet ve
kemâlinde hiçbir noksanlık olmazdı.
"Şüphesiz ki Allah âlemlerden
müstağnidir." (Âl-i İmrân: 97)
ayetinin bildirdiği gibi, Cenâb-ı
Hak âlemlerin hiçbir şeyine muhtaç
değildir. Zâtındaki sonsuz
kemâlinin, izzet ve azametinin daha
üstünde bir derece, bir mertebe
yoktur ki âlemleri yaratmakla -hâşâ-
kemâlini artırarak o dereceye varmış
olsun.
Ezelde mutlak varlık da mutlak kemâl
de O'na mahsustur. Madem ezelde
O'nun kemâli sonsuzdur, ebedde de
sonsuz olacaktır. Ezelî ve mutlak
kemâlin ne noksanlaşması, ne de
artış göstermesi düşünülemez.
Cenab-ı Hakkın, Kendi yarattığı ve
yaratacağı mahlûklarından kemâl
alması ve onlara muhtaç olması
elbette muhaldir; mevcudatı
yaratmaktan da, yaratmamaktan da
müstağnidir. Yaratılan her mevcud
kemâlini O'ndan almaktadır.
Mahlûkatın kemâli O'nun zâtının
kemâline nisbeten zayıf bir
gölgedir.
Bediüzzaman Hazretleri'nin buyurduğu
gibi, "Sâni'-i Zülcelâl ve Fâtır-ı
Zülcemâl ve Hâlik-ı Zülkemâl'in
bütün kemâlâtı hakikiyedir,
zâtiyedir. Gayr ve masiva O'na tesir
etmez. Yalnız mezahir olabilirler."
Evet, bütün âlemler O'nun icadıyla
var olduğu gibi, bütün ihtiyaçlarını
da O'nun tükenmez hazinelerinden
tedarik etmektedirler ve bütün
kemâlâtlarını O'nun mukaddes ve
ezelî kemâlinden almaktadırlar.
Bu soruyu soranlar şu hakikatten de
gafildirler:
"Allahü Teâlâ'nın kudsî mâhiyeti,
mümkinatın mahiyeti cinsinden
değildir."
Cenâb-ı Hakk'ın varlığı vâcibdir ve
zatîdir, yokluğu muhaldir.
Mahlûkatın vücudu ise mümkindir,
olup olmaması olasılık dahilindedir;
Onun icadiyle yokluktan kurtulup
varlık âlemine kavuşmuşlardır. Öyle
ise, tam istiğna, ancak Allah'a
mahsustur, ihtiyaç ise mahlûkların
tarafındadır.
Bu hakikat Risâle-i Nur'da beliğ ve
veciz bir üslûb ile beyan
edilmiştir.
"...O'nun vücudu; zatîdir, ezelîdir,
ebedîdir, ademi mümtenidir, zevali
muhaldir ve tabakat-ı vücudun en
rasihi, en esaslısı, en kuvvetlisi,
en mükemmelidir. Sair tabakat-ı
vücud, O'nun vücuduna nisbeten gayet
zaif bir gölge hükmündedir. Ve o
derece Vücûd-u Vâcib, rasih ve
hakikatli ve Vücud-u Mümkinat o
derece hafif ve zaiftir ki,
Muhyiddin-i Arabî gibi çok ehl-i
tahkik sair tabakat-ı vücudu, evham
ve hayal derecesine indirmişler; "lâ
mevcûde illâ hu" demişler. Yâni:
Vücûd-u Vacibe nisbeten başka
şeylere vücud denmemeli; onlar vücud
unvanına lâyık değillerdir diye
hükmetmiştir."
Allahın zâtı gibi, sıfatları da
herşeyden müstağnidir ve her türlü
ihtiyaçtan münezzehtir. Zira Onun
bütün sıfatları zatîdir, sonsuz
kemâldedir, mutlaktır. Mahlûkatı
yaratmakla bu sıfatlarının kemâlinde
bir artma düşünülemeyeceği gibi,
yaratmamakla da bir noksanlık
tevehhüm edilemez.
Allahü Teâlâ'nın sıfatlarından biri
hayattır. O Zât-ı Akdes'in kudsî
hayatı daimîdir, ezelî ve ebedîdir.
Ezelde hayatı ne ise, şimdi de,
ebedde de odur. Bütün hayat
tabakaları O'nun kudsî hayatının
cilvesi ile ortaya çıkar. Elbette o
Hayy-ı Kayyûmun kendi yarattığı ve
bütün ihtiyaçlarını gördüğü, kemâle
erdirdiği hayat sahiplerine muhtaç
olması hiçbir cihetle düşünülemez.
Allahın diğer sıfatı da ilimdir. O
Alîm-i Külli Şey'in ilmi sonsuzdur,
mutlaktır. Kâinatı yaratmakla
olgunlaşmış değildir. O Hâkim-i
Zülcelâl'in ilmi ezelde ne ise
ebedde de odur. Bu âlemdeki bütün
plân ve programlar, hikmet ve
faydalar, hayır ve bereketler hep o
ezelî ilmin tecellileridir. O ezelî
ilmin, bu tezahürlere muhtaç olması
elbette düşünülemez.
Cenâb-ı Allah'ın sıfatlarından biri
de Kudrettir. O Kadir-i Külli Şey'in
kudreti sonsuz kemâldedir. Her şey
varlığında, devam ve bekasında o
ezelî kudrete muhtaçtır. Mahlûkatın
yaratılması veya yaratılmaması,
O'nun mutlak kudretinde hiçbir
değişiklik meydana getirmez.
Yaratılan bütün varlıklar, O'nun
kudretine mahkûm ve muhtaç, O ise
her şeye hâkim ve her şeye kadirdir.
İrâde, Sem, Basar gibi diğer
sıfatlar da bunlara kıyas edilebilir
ve Cenâb-ı Hakk'ın sıfatları
itibariyle de her türlü ihtiyaçtan
münezzeh olduğu açıkça anlaşılır.
Bu noktaya kadarki açıklamalarımızda
her şeyin Cenâb-ı Hakk'a muhtaç
olduğunu ve Onun hiçbir şeye muhtaç
olmadığını bir derece açıkladık.
Şimdi de "O halde bu kâinatı niçin
yarattı?" sorusuna cevap verelim:
Kâinatın yaratılışındaki hikmetler,
esrarlar sonsuzdur. Öncelikle şunu
belirtelim ki:
Cenâb-ı Hak herşeyden müstağnidir;
kâinatın varlığı ile yokluğu onun
için eşittir, müsavidir. Lâkin
mahlûkat için, adem ile vücud yani
yoklukta kalmakla var olmak bir
değildir. Yâni mümkinatın varlık
âlemine çıkması, yoklukta
kalmalarından kendileri için sonsuz
derecede daha hayırlıdır. Zira
yokluk sırf şerdir; varlık ise sırf
hayırdır, şereftir, kemâldir. O
halde mahlûkatın yaratılmasındaki
bütün hayırlar, faydalar, menfaatler
onlara aittir. Allahü Teâlâ
mahlûkata bakan bu maslahat ve
faydalar için onları yoklukta
bırakmamış, lütuf ve keremi ile
varlık sahasına çıkarmıştır. Yani,
onlar için şer olan yokluğu değil,
hayır olan vücudu, varlığı irâde
etmiştir.
Kâinatın yaratılış hikmetlerine
gelince, bunlar iki cihette
düşünülür:
Birincisi; Cenâb-ı Hakk'a, ikincisi
ise hayat sahiplerine, özellikle
şuur ve akıl sahiplerine bakar.
Birinci
Hikmet:
Bu kâinatın yaratılmasındaki en
önemli hikmet, Allahü Teâlâ'nın
kendi manevî cemâl ve kemâlini, yâni
kudretinin harikalarını,
zenginliğinin genişliğini, ihsanının
meyvelerini, şefkat ve merhametinin
tecellilerini kainattaki varlık
âynalarında bizzat görmek
istemesidir.
Evet... "Nihayet kemâlde bir Cemâl
ve nihayet cemâlde bir Kemâl,
elbette kendini görmek ve göstermek,
teşhir etmek istemesi en esaslı bir
kaidedir." hakikatince Cenab-ı Hak
sonsuz cemâl ve kemâlini mevcudat
âynalarında bizzat seyretmek, sonsuz
sıfatlarını ve Esmâ-i Hüsnâ'sını
tecelli ettirmek istemiş ve bu âlemi
yaratmayı irâde etmiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın sıfatları tecelli
etsin veya etmesin, nihayet
kemâldedirler. Ancak Esmâ-i
Hüsnâ'sının kemâli mevcudatın
yaratılması ile kendini gösterir.
Evet, madem Cenâb-ı Hak sonsuz bir
kudret sahibidir, bu kudret-i
Ezeliyesi tezahür için böyle
muhteşem, muazzam bir alem ister.
Hem madem O Zât-ı Zülcelâl'in sonsuz
ilmi vardır. Bu ilim, her harfinde,
satırında, sayfasında binler hikmet
ve maslahatlar bulunan bu kâinat
kitabının telifini iktiza eder.
Bütün İlâhî sıfatlar bu kâinatın
yaratılmasını gerektirdiği gibi,
bütün esmâ-i Hüsnâ da ayrı ayrı
güzellikte, değişik mahiyette,
farklı suretlerdeki şu mevcudatın
yaratılmasını iktiza ederler.
Meselâ, Hâlık ismi mahlûkatın
yaratılmasını, Muhyi ismi canlıların
icadını, Rezzâk ismi rızık vermeyi,
Kerîm ismi, ikramı, Lâtif ismi lütuf
etmeyi isterler.
Cenâb-ı Hak, sonsuz kemâldeki
Zâtını, kudsî sıfatlarını ve Esmâ-i
Hüsnâsını sevdiği gibi, o esmanın
tezahürünü de yani varlıklar
üzerinde tecelli etmesini de sever.
Bu ise kâinatın yaratılmasını
gerektirir. Cenâb-ı Hakk'ın kendi
zât sıfat ve esmasını sevmesi hak
olduğu gibi, o esmânm tezahürünü
istemesi de haktır. Elbette kâinatı
yaratmakla lûtfunu, keremini,
ihsanını, ikramını onda göstermesi,
kainatı yaratmamasından daha
güzeldir. Meselâ, bir padişahın
hazinelerinde bulunan çeşit çeşit
cevherleri, türlü türlü nimetleri
emri altındaki halkına ihsan etmesi,
onları hazinesinde saklamasından
daha hayırlıdır. Keza, bir âlimin
ilim ve maharetinden başkalarını
faydalandırması, hiçbir eser
yazmamasından daha hayırlıdır. Aynen
öyle de, Allahü Azîmüşşan'ın sonsuz
hazinelerini ilim dâiresinden kudret
dâiresine çıkarması, mahlûkatına
ikram ve ihsanda bulunması, böylece
cemâl ve kemâlini seyr ve temaşa
ettirmesi, mahlûkatını yoklukta
bırakmasından elbette daha
hayırlıdır.
İşte, Allahü Teâlâ Hazretleri bu
kâinat sarayını ve onda misafir olan
insan nev'ini ve bu nev'in en
mükemmel fertleri olan evliya ve
enbiyâyı, bilhassa risalet görevini
en mükemmel surette yerine getiren
Resûl-i Ekrem (asm.) Efendimizi bu
hikmetlere binâen halketmiştir.
Bu hakikati Üstad Bediüzzaman
Hazretleri şöyle beyan
buyurmaktadır:
"İşte Cenâb-ı Hakk'ın bütün kemâlâtı
ve Esmâ-i Hüsnâ'sının bütün
meratipleri ve bütün faziletleri,
hakiki kemâlât olduklarından bizzat
sevilir. "Mahbubetün
lizatiha"dırlar. Mahbub-u Bilhak ve
Habib-i Hakikî olan sıfat ve
esmasının güzelliklerini kendine
lâyık bir tarzda sever, muhabbet
eder. Hem o kemâlâtın mazharları,
âyineleri olan san'atını ve
masnuatını ve mahlûkatının
mehasinini sever, muhabbet eder.
Enbiyâsını ve evliyasını, hususan
Seyyid-ül Mürselîn ve Sultan-ül
Evliya olan Habib-i Ekrem'ini sever.
Yâni, kendi cemâlini sevmesiyle, o
cemâlin âyinesi olan Habibini sever.
Ve kendi esmasını sevmesiyle, o
esmasının mazhar-ı camii ve zîşuuru
olan o Habibini ve ihvanını sever.
Ve san'atınıı sevmesiyle, o san'atın
dellâl ve teşhircisi olan O Habibini
ve emsalini sever. Ve masnuatını
sevmesiyle, o masnuatına karşı:
"Maşâallah, Bârekallah, ne kadar
güzel yapılmışlar" diyen ve takdir
eden ve istihsan eden O Habibini ve
O'nun arkasında olanları sever. Ve
mahlûkatının mehasinini sevmesiyle,
o mehasin-i ahlâkın umumunu cami
olan O Habib-i Ekrem'ini ve O'nun
etba ve ihvanını sever, muhabbet
eder."
Şurası unutulmamalıdır ki, Cenâb-ı
Hakk'ın muhabbeti, memnuniyeti,
şefkati, O'nun mukaddes zâtına ve
ulûhiyyetinin şânına lâyıktır,
mahlûkatın muhabbetine, sevgi ve
şefkatine benzemekten münezzehtir.
İkinci Hikmet:
Kâinatın yaratılmasındaki
hikmetlerin ikinci ciheti hayat
sahiplerine, bilhassa akıl ve şuur
sahiplerine bakar. Bu da iki noktada
incelenebilir:
Birinci nokta; "Mahlûkatı halkettim
ki onlar benden fayda görsünler, ben
onlardan değil." hadîs-i kudsîsinin
beyanı ile canlıların Cenâb-ı
Hakk'ın inayet ve ikramına, lütuf ve
keremine mazhar olmalarıdır. Bütün
hayat sahiplerine bir kemâl, bir
lezzet, bir feyz ihsan etmiş, onları
hayatlarının devamı ve bu alemden
faydalanmaları için çeşitli
cihazatlar ile donatmışır. Onlara
farklı ihtiyaçlar, arzu ve iştihalar
vermiştir. Bunların tatmini için de
zemin yüzünü çeşitli nimetlerle dolu
bir sofra haline getirmiştir. Bu
sofralardaki nimetlerle hem onlara
lezzet vermiş, hem de devam ve
bekalarını temin etmiştir. Bilhassa
insan nev'ini akıl, hayal, hafıza
gibi kıymetli âletlerle donatmış,
bütün nimetlerini ona teveccüh
ettirmiştir.
Allahü Azîmüşşân'ın yoktan yarattığı
şu mahlûkatına muhtaç olması
düşünülemez. Düşünülürse şu sorulara
cevap verilmesi gerekir: Cenâb-ı
Hak, mahlûkatın hangi kazancına,
çalışmasına, fikrine muhtaçtır?
Yâni, şu canlı varlıklar O Ganiyy-i
Mutlak'ın hangi işini
görmektedirler. Cenâb-ı Hak onların
yemesine mi muhtaçtır, içmesine mi?
Doğmasına mı muhtaçtır, ölmesine mi?
Balıklar yüzmeleriyle, kuşlar
uçmalarıyla, hayvanlar büyüyüp
çoğalmalarıyla, insanlar ilmi
keşifleri ve ilerlemeleri ile şu
kâinatın hangi noksanını
tamamlamakta, Cenab-ı Hakkın -hâşâ-
hangi ihtiyacını görmektedirler?
Halbuki bütün hayat sahipleri O'nun
mülkünde yaşamakta, O'nun lûtfuna
her an mazhar olmaktadırlar.
Bu âlemin yaratılışının hayat ve
şuur sahiplerine bakan ikinci ciheti
ise,
"Ben cinleri ve insanları ancak bana
kulluk etsinler diye yarattım."
(Zariyât: 56) ayetinin ders verdiği
gibi, şuur sahiplerinin Allahı
bilmeleri, tanımaları ve O'na ibadet
etmeleridir.
İnsanlar o Mabud-u Bilhakk'ı tesbih,
tekbir, hamd ve şükür ile ubudiyet
vazifelerini ifa edip, O'na yakınlık
kazanır, ebedî saadete mazhar
olurlar. Bu hakikati Bediüzzaman
Hazretleri şöyle ifade etmektedir:
"Kat'iyyen bil ki: Hilkatin en
yüksek gayesi ve fıtratın en yüce
neticesi 'İman-ı Billâh'tır. Ve
insaniyetin en âli mertebesi ve
beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı
Billah içindeki 'Marifetullah'tır.
Cin ve insin en parlak saadeti ve en
tatlı nimeti, o marifetullah
içindeki 'muhabbetullah'tır. Ve
ruh-u beşer için en halis sürür ve
kalb-i insan için en safi sevinç, o
muhabbetullah içindeki lezzet-i
ruhaniyye'dir. Evet, bütün hakiki
saadet ve halis sürür ve şirin nimet
ve safi lezzet, elbette marifetullah
ve muhabbetullahdadır. Onlar, onsuz
olamaz. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyan ve
seven nihayetsiz saadete, nimete,
envara, esrara; ya bilkuvve veya
bilfiil mazhardır."
Bu ifadelerden de açıkça görüldüğü
gibi hakiki saadet ve sürura ancak
marifetullah ve muhabbetullah ile
erişilir. Bunlarla Allaha manen
yakınlık peyda edilir. Bundan hâsıl
olan şeref, saadet, kemâlât, menfaat
ancak kullara aittir. Allahü
Azîmüşşan'ın kullarının tesbihine,
ta'zimine, ibadet ve itaatına muhtaç
olmadığı açıktır.
Bütün varlıklar O'na ibadet etseler
O'nun kemâli zerre kadar artmayacağı
gibi, O'na isyan etseler O'nun izzet
ve kemâlini zerre kadar noksanlık
gelmez.
Bu konuyu büyük tefsir alimi
Elmalılı Hamdi Yazır'ın bir tefekkür
ve ibret levhası olan aşağıdaki
ifadeleri ile tamamlayalım:
"...Bilfarz O'nun kürre-i
kamerinde insanlar olmadığı gibi,
arzında da olmayabilir, bundan
dolayı bâ-rigâh-ı azametinden ne
eksilir?..
Güneşinden ziya ve hararet
fışkırıyor, kamerinden mehtaplar
aksettiriyor, hâk-i tireden
mehlikalar yaratıyor, nesiminden
sinelerinize inşirah veren nefesler
dökülüyor, milyonlarca senelik
mesafedeki yıldızlardan, şu
çıktığınız ve nihayet gömüleceğiniz
topraklara nurlar yağdırıyor,
zerratında nice nice ihtizazlarla
tesirler uyandırıyor, dağların
başında bitirdiği nebatattan
rızıklar izhar eyliyor; sinenizde
kimyahaneler, dimağınızda
hikmethaneler açıyor, damarlarınızda
nehirler akıtıyor, sinirlerinizde
akıllarınızı şaşırtan nice yol
şebekeleri dokuyor, adalelerinizde
sermayeler gizliyor, daha ve daha
birçok harikalarla vücudunuzu teçhiz
ediyor, hey'et-i mecmuasını bir
âheng-i vahdetle muntazam bir makine
halinde tesis eyliyor ve kuvve-i
muharrikesini içinize yerleştiriyor,
iktizâ eden plânlarını ruh ve
şuurunuza resmediyor, zihin denilen
bir hazine, akıl namında bir miyar,
fikir dedikleri bir âlet, irâde
dediğimiz bir miftah da bahşeyliyor
ve her birini yerli yerinde, gaye-i
hilkatlarına göre istimal
edebilmenizi teshil için size
birtakım tatlı, acı ihtarlar,
işaretler, meyiller, şehvetler de
veriyor, daha büyük bir inayet-i
rahmet olmak üzere sadık ve masduk
emin rehberlerle açıktan talimat da
gönderiyor, nihayet makineyi
işletip, tecrübelerini size
gösterip, hikmet-i hilkata göre
kullanmak ve istifadeler etmek için
yed-i emanetinize teslim ediyor.
Allah, bütün bunları yapıyorsa, size
ve sizin iradenize, muavenetinize
ihtiyacından değil, size mahlûkatı
içinde bir mevki-i mümtaz, bir
salâhiyet-i mahsusa vererek bekam
etmek için yapıyor...
Siz doğmadan evvelki, doğduğunuz
zamanki edvar ve etvar-ı
vücudiyetinizi hiç düşünüyor
musunuz? Üzerinde yatıp kalktığınız,
yiyip içtiğiniz, gezip dolaştığınız,
gülüp oynadığınız, dertlerinize
deva, korkularınıza melce, sıcaktan
soğuktan, açlıktan susuzluktan,
vuhûş ve haşeratın hücum ve
tasallutundan kendinizi koruyacak
vesaiti bulduğunuzda şu kürre-i arz
yapılırken, taşları toprakları
hilkat fırınlarının ateşlerinde
pişirilirken, suyu, havası henüz
kimyahane-i kudrette inbiklerden
çekilirken siz nerede idiniz, ne
içinde idiniz, hiç tasavvur ediyor
musunuz?
|